25 Mayıs 2025 Pazar

Gönüllü Coşkun

 

24 Nisan 1955 tarihinde Yozgat'ın Bayatören köyünde doğdu. Asıl adı Coşkun Gönüllü'dür.
İlkokulu köyünde, ortaöğrenimini Yozgat'ta tamamladı.
Aşıklık geleneğini ve bağlama çalmayı küçük yaşlarda öğrenmeye başladı. Şiiri öğrenmesinde
en önemli yardımı, şair olan babasından gördü. Ayrıca belirli bir ustası bulunmamaktadır.
İlkokul yıllarından beri şiir yazan Gönüllü Coşkun, Hacı Bektaş-ı Veli şenliklerinde 3 yıl
üstüste birincilik ayrıca çeşitli yarışmalarda aldığı birçok ödülü bulunmaktadır.
Liseyi bitirdikten sonra Ankara'ya yerleşen Gönüllü Coşkun burada daha geniş bir aşıklar
çevresine girdi.
Şiirlerinde sevgiden toplumsal sorunlara dek her konuyu yalın ve abartısız bir biçimde
işleyen Gönüllü Coşkun, önümüzdeki dönemde yayımlamak üzere şiirlerinin bir bölümünü
topladığı bir kitap hazırlamaktadır.
Şiirlerinin birçoğu çeşitli araştırmalarda yer aldı ve bazıları bestelendi. Ayrıca şiirlerini kendisi
de bestelemektedir.
 
İFTİRA ETMEZ
 
Zavallı kör cahil bilgisiz softa
Yolumuzu bilse iftira etmez
Hakla hakikatle ilgisiz softa
Ulumuzu bilse iftira etmez
 
İçimizde yanar tütünsüz ocak
Ruhumuz tertemiz kalbimiz sıcak
Bütün insanlara açmışız kucak
Kolumuzu bilse iftira etmez
 
Hak bilip gireli gönül köşküne
El uzatıp yardım ettik düşküne
Nasıl içiyoruz kimin aşkına
Dolumuzu bilse iftira etmez
 
Mazlum güvercinin donunu giyen
Bir tane lokmayı bin canla yiyen
Ele, bele, dile sahip ol diyen
Velimizi bilse iftira etmez
 
Gönüllü Coşkun’um nefretle dolmuş
Zevki bize küfür etmekte bulmuş
Onun sayesinde Müslüman olmuş
Ali’mizi bilse iftira etmez
 
Oku Öğren Yaz
 
Gerçeğe açılan gerçek kapıyı
Görmek istiyorsan oku öğren yaz
Demokratik çağdaş uygar yapıyı
Örmek istiyorsan oku öğren yaz
 
Sakın cehaletin düşme ağına
Çık ilmin en yüksek yüce dağına
Sen de teknoloji bilgi çağına
Ermek istiyorsan oku öğren yaz
 
Tarih kitabından öğrenip dünü
Daha ileriye götür bugünü
Yaptığınla gurur duyup göğsünü
Germek istiyorsan oku öğren yaz
 
Hep söylemek için özgürlük marşı
İstikbalin gökte fetheyle arşı
Her zaman kötüye zalime karşı
Durmak istiyorsan oku öğren yaz
 
Uyma tembel olan yüzü karaya
Çalışan oturur köşke saraya
Uygarlık yolunda en ön sıraya
Girmek istiyorsan oku öğren yaz
 
Kimseyi ayırma göz göre göre
Hepimizin dünya denilen küre
Sen insansın laik olduğun yere
Varmak istiyorsan oku öğren yaz
 
Gönüllü Coşkun'u gel olma üzen
İyiye doğruya güzele özen
Gelecek nesile mutlu bir düzen
Kurmak istiyorsan oku öğren yaz
 

EMEKÇİ

 

Ocak 1955’te Maraş’ta doğdu. Asıl adı Ali Haydar Levendiz’dir. Bağlamayı ilk kez babasından dinledi. Küçük yaşlardan itibaren yöresindeki aşıklardan geleneği öğrendi. Önceleri usta malı türküler çalıp söyleyen Emekçi, zamanla kendi şiirlerini türküleştirmeye başladı.
Dönemin politik koşulları nedeniyle meslek lisesinin 2. sınıfına dek okuyabildi.
Özellikle Mahzuni, Meçuli ve İhsani gibi aşıklardan etkilendi.
İlk kasetini 1973, ilk plağını ise 1975 yılında çıkardı. Bunu izleyen yıllarda kovuşturmaya uğradı ve tutuklandı. Bir süre cezaevinde kaldı.
Mahzuni, Nesimi Çimen, İsmail İpek ve İhsani’yle çeşitli turnelere katılan Emekçi, özellikle politik türküleriyle tanındı. Ancak giderek sevgi ağırlıklı olmak üzere çeşitli konulara yönelerek bu anlamda da birçok örnek verdi.
1980’den beri Almanya’da yaşayan ozan, Kanada’dan Avustralya’ya birçok ülkede konserler verdi. .
Emekçi’nin şiirleri değişik ülkelerde, çeşitli dergi, gazete ve araştırmada yer aldı.
Bugüne dek yaklaşık 20 kaset/CD ve 4 tane 45’lik plak hazırlayan Emekçi’nin, şiirlerinin bir bölümünün topladığı» Özgürlük Mahkumları «(1996) ve destan niteliğindeki» Feryad û İsyan«(1998) adlı kitapları yayımladı.

Halk Şiirinde Emperyalizme Başkaldırı Antolojisinden.

Deniz balığıyım kuşatma beni
Daha nice akvaryumda kalayım
Derinliklerine okyanusların
Dalacağım öleceksem öleyim


Ustasının yurdu denizin dibi
Denizin dibinde yüzer sahibi
Denizlerin sınırı yok yer gibi
Orda ne gurbetim ne de sılayım


Emekçiyim kollarımı bağlardan
Keder bize miras kaldı çağlardan
Korunmak zorlaştı kara ağlardan
Avlansam da avcıları bileyim

 

 

KÖROĞLU

 

OSMANLIDA DEVRİMCİ OZAN;

HALK ŞİİRİNDE BAŞKALDIRININ SİMGESİ, HALK KAHRAMANI, KÖROĞLU    

 Narasıyla bu dağları deviren
Çamlıbel aslanı o Koç Köroğlu
Zenginden alıp da yoksula veren
Çamlıbel aslanı o Koç Köroğlu
    Dursunoğlu Ali

 KÖROĞLU KİMDİR?

 Köroğlu, 16. ve 17. yy da yaşamış ünlü bir halk ozanıdır. Ama yalnızca ünlü bir halk ozanı değildir Köroğlu. Adı söylencelerle dünden bu güne gelen bir halk kahramanıdır. Yiğitliği, mertliği ülkeden ülkeye, dönemden döneme, bölgeden bölgeye aktardığı halk kahramanıdır.

        Köroğlu hakkında ilk bilimsel araştırmayı yapan Pertev Naili Boratav, Köroğlu destanı adlı yapıtında, “ o, ister yaşamış bir bahadır, ister efsanevi bir şahsiyet olsun, milletimin, zaman ve mekan içinde, bütün meziyet ve kusurlarını özünde toplayan kahramandır.” Diyor. ( Öner Yağcı, Köroğlu yaşamı ve şiirleri,s.13)

RUŞEN  ALİ’NİN, KÖROĞLU OLARAK DAĞA ÇIKIŞI

Namı değer Ruşen Ali
Mesken etti çamlı beli
Seyit Yusuf’un er oğlu
Çamlı belde bir Köroğlu
Bazen uslu bazen deli

Dursunoğlu Ali

      Köroğlu’nun, Çamlıbel’e  çıkıp Osmanlıya bayrak açması, Zalim Bolu beyinin, babası seyis Yusuf’un gözlerine mil çektirerek kör etmesiyle başlar. Babasının gözleri yare bere içinde evlerine dönmesi ile içinde Osmanlıya karşı bir intikam hırsı doğar. Babasının intikamını almak, halkı ezen sömüren beyleri cezalandırmak ve varsılları, bezirganları soyup topladığı parayı, malı yoksullara dağıtmak amacıyla çardaklı çamlıbele yerleşir. ( Atilla Özkırımlı, Türk edebiyat Ansiklopedisi, s.771 )

       Öte yanda da, 16. yy sonuna doğru Osmanlı da, bir başı bozukluk ve ekonomi dar boğazının vermiş olduğu bunalım hakimdir. Bu başı bozukluğu,  iyi kullanan Osmanlı yöneticileri, bunalımı, halkı sömürmekle, vergi üstüne vergi koymakla, üretilen mahsulleri harmanlarından alıp gitmekle aşacaklarını düşünerek, halkı yokluk ve sefalet içinde bırakırken, kendileri saraylarda günlerini gün ederler. Karşı çıkanlara baskılar, zulümler, Köyleri yakmalarla sindirmeye çalışırlar. Tam bu bunalım ortamında ve acımasız dönemde, kendini halktan yana sayan ozanlar siyasal mücadeleye katılıp, halkı uyandırmaya, zorbalarla mücadele etmeye çağırıyordu. Köroğlu’da bunlardan en etkilisi idi. Halkı soyan bu zorbalara, Köroğlu’nun karşı çıkışı, onun büyüklüğünü, ezilenden yana olduğunu her zaman geçerli kılacaktır.

         Çağında, dünyanın en büyük yağma ordusuna sahip Osmanlı devletine kafa tutan bu yiğit çeteci, halk gücünün 16. yy da billurlaşan bir örneğidir. ( Rıza Zelyut, Halk şiirinde gerçekçilik,s.88 )

Köroğlu’nu, çarpık düzen ve feodal yapının getirmiş olduğu yanlışlıklar, baskılar ve babasının intikamı dağa çıkarmıştır. Eşkıya etmiştir. Bu eşkıya öyle bir eşkıya ki, içinde bulunduğu düzenin kötülüklerine başkaldıran, zayıfı koruyan, bezirganlardan ve varsıllardan aldığını yoksullara dağıtıp onları yoksul halkın üstünde egemenlik kurmasına aman vermeyen, onlarla türküleriyle alay eden. Her kavganın zaferinden sonra sazını eline alıp onları küçük düşüren koçaklamalar söyler ve arkasından arkadaşlarına şöyle seslenir.

 Yürü beyler yürü şatlar kuşanın
Kılıç çekin düşmanlara döşenin
Başın kesin beyler ile paşanın
Durman hemen çekin göçleri şimdi.

 Anadolu da 16. ve 17. yy  da Osmanlı devlet yönetimine karşı çıkan ayaklanmaların genel adı Celali ayaklanmalarıdır. Osmanlı devletinin içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik bunalım sonucu dini ayaklanmalar görünümün de ortaya çıksa da, daha sonraları, haksız uygulamalar, işsizliğe, askeri ve idari yönetim baskılarından doğan baskıcı ve feodal düzene karşı çıkışa dönüştü.


AYAKLANMALARA VE BAŞKALDIRIYA NEDEN OLAN NESNEL KOŞULLAR

Bu dönemde ki ayaklanmaya ve başkaldırıya ne kadar seyis Yusuf’un gözlerinin kör edilmesi neden olsa da, Osmanlının bir çıkmaz içinde olduğu döneme rastlar. 16.yy ortalarında itibaren Türkiye de ki ekonomik ve yönetsel düzenin, dirlik ve düzenliğin kalmadığı bir dönemdir. Anadolu Türk halkı, Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşunu başarı ile bütünlemiş olmasına rağmen, sağlam bir iktisadi düzen geliştirilmedi. 16.yy sonlarına doğru her alanda dayanılması güç bir darlık yaratan iktisadi sarsıntı devlet ve toplum yaşamına önemli yıkıcı etkiler getirmiştir. İstanbul da oturup da çeşitli vilayetlerde hasları ve çiftlikleri bulunan “rical” ve sancak beyleri ve beyler beylerinden oluşan ümare, köylünün sırtından servetlerini çoğaltmaktadır. Bunların “ekabir” denilen adamları da köylüye baskı ve zulüm yapmaktadır. Yani Osmanlı saltanatı tüm kademesiyle halkı ezmektedir. İşsizlik ve açlık büyük ölçülerde boy göstermektedir. Köylüler de bile yaşam bozulmuş, düzen kalmamıştır. Bu başı bozukluk 1550-1603 yılları arasında ki “ celali ayaklanmalarını başlatmıştır. Buna, Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da Alevilere karşı giriştiği sert, zalimce ve kanlı katliamlarda önayak olmuştur. ( Mustafa Akdağ, Türkiye’nin dirlik ve düzenlik kavgası/ Celali isyanları)

    Yaygınlaşan 16. yy sonu bunalımının ilk tanınmış Celali önderi, Bolu ve Gerede yöresinde 1581 de ortaya çıkan Köroğlu Ruşen’di. ( Ruşen Ali )  O dönemde, Osmanlıda da büyük ekonomik bunalımların yanı sıra idari boşluklardan doğan keyfiyetçilik var idi. Bu keyfiyetçilikten de en çok zararı halk görüyordu. Köroğlu da tam bu başıbozuk düzenin hüküm sürdüğü bir dönem de, halkın önderliğine soyunmuştu. Köroğlu’na yalnızca dirliği bozulan değil, geliri azalanlar, küçük dirlik sahipleri, tımarlı sipahiler ile eyalet yöneticilerinin haksızlığına, zulmüne uğrayan büyük tımar ve zearet sahipleri de katılmıştı. ( Ana Britannica, Hürriyet Yay. S.361 )

     Köroğlu,  halkın gözünde mert bir insan, çetin bir yiğittir. Zalimlere karşı amansız, yoksullara karşı koruyucu ve babacandır. Köroğlu iyilik etmeyi seven, zayıflara dokunmayan, halkı ezen derebeylerine karşı savaşan, halktan yana, halkçı bir yiğittir. ( C.Öztelli, Köroğlu, Dadaloğlu, Kuloğlu, S.18)

      Yiğit ve mert bir kişiliği olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma, onun gibi halk sever olma duygusu vardı. Halk şiirinin koçaklamalarında  hep o örnek alındı. ( a.g.e.s.11)

 

Eğer kendilerde erlik var ise
Gelsin dövüşelim Bolu beyleri
Kanından susayıp candan geçerse
Gelsin dövüşelim Bolu beyleri
 
------------------------------------
Karşıda durana kalmaz kararım
Doğrulup gelene yoktur zararım
Ya şehitlik ya gazilik dilerim
Gelsin dövüşelim Bolu beyleri
 
--------------------------------------

 

      Saygı değer C. Öztelli, yazısının ilerleyen satırlarında, Köroğlunun davranışlarının örnek alınacak davranışlar olmadığını da belirtiyor. Burada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Köroğlu’nu, Osmanlıya sahip çıkan hiçbir Türk genci kendine örnek almaz. Çünkü onun yaptığını, Osmanlıya karşı yapılmış bir eşkıya ayaklanması olarak değerlendirirler.

      İşin özüne bakacak olursak, o dönemde eşkıya’nın ta kendisi Osmanlı yönetimidir. Ve de Osmanlının içinden çıkan kolluk güçleridir. Burada, Öztelli söylediği ile çelişkiye düşüyor. Çünkü başka bir pasajında, Köroğlu’dan, paylaşımcı, halktan yana diye aktarıyor. Hiçbir eşkıya, paylaşımcı veya halktan yana olmaz. Dağda aç kaldığında yoksul zengin diye ayırt etmeden her iki tarafa da zulüm eder. Köroğlu’na bakacak olursak, eşkıyalık yapan, halkına zulüm eden bir düzene karşı ayaklanmadır. Halkı eşkıyadan korumaktır.

         Bu değerlendirmeyi yaparken, dünyaya bakış ve algılayış açısı çok önemli. Eğer bir Osmanlı kafasıyla bakacak olursak, Sayın Öztelli’ in söyledikleri doğru. Ama, kendi yy bakıp da,çağdaş bir dünya, baskıdan, sömürüden uzak bir yaşam ortamında değerlendirdiğimiz zaman, yanılsama olduğu ortaya çıkar.

          16. yy ikinci yarısında yaşadığı tahmin edilen Köroğlu, Osmanlı devletinin o dönemde sürdürdüğü baskıcı, adaletsiz düzenine yiğitçe başkaldırdı. Halkın zulüm ve haksızlığa karşı direnme gücünü artırdı. Onlara öncülük etti. Dostluk, kavga ve doğa sevgisiyle beslenen temiz dili, tok söyleyişi ve gür sesiyle savaş ve yiğitlik edebiyatının unutulmaz örneklerini verdi. ( Asım Bezirci, Türk halk şiiri, 1.cilt s. 187 )

          Çağından sorumlu hangi halk ozanı, Köroğlu’nun vermiş olduğu mücadeleyi vermez. Yada bu ozan olmaya da bilir, bu bir halkını seven. Sınıf önderi de olabilir. Önemli olan halkı uyandırmak, haksızlığa karşı ayaklandırmak değimlidir. Köroğlu’nun ayaklanmasında da ne kadar babasının intikamı öne çıksa da, ayaklanmanın özünde  kaltak Osmanlının çarpık düzeni oluşturmaktadır. Ama, bir başkaldırıyı harekete geçirmek içinde bir kıvılcım gereklidir. Köroğlu’nun babasına yapılan zulümde burada ateşi tutuşturmaya bir kıvılcım olmuştur. Sonunda da bireysellikten kurtulup halk hareketine dönüşmüştür. Çünkü buradaki başkaldırı evrilerek celali ayaklanmalarına kadar gitmiştir.

            Şunu da iyi anlamak lazım, Köroğlu’nun kavgaya çağırdığı beyler, Bolu beyinin nezrin de, bu çarpık düzende ki kan emici beylerin top yekunudur. Fakat Köroğlu’nun, Bolu beyinde intikamı olduğundan onu yok etmeye girişmiş ve ona meydan okumuştur. Ona meydan okurken de  tüm Osmanlı beylerine seslenmiştir.

            Burada amaç sadece Bolu beyini ortadan kaldırmak gibi görünse de, buradaki ayaklanma ve başkaldırı evrenseldir. Yani bütün feodal yapıya karşıdır. Temel öz burada ki çarpık yapıya dayanmaktadır. Eğer yapıyı temelden yıkamazsan, yüzeyden yıkıntılar bir şey değiştirmez, yani gidenin yeri sistem tarafından tez elden doldurulur. Amaç feodal yapıyı temelden yıkıp düzen değiştiği anda sorun kökten hallolmuş olur.  Günümüzde de sorun aynı değil mi? Sorun Emperyalist düzeni yıkmak değil mi? Çünkü bu emperyalist düzen yıkıldığı zaman sınırlar ve sınıflar ortadan kalkmış olacak. Demek ki, Köroğlu’nun mücadelesi de devrimci savaşımımız da hem edebi yönden, hem de   başkaldırı yönünden ışık tutmuş olmuyor mu?

        Köroğlu’nun şiirlerinde kavga duygusu egemendir. Bu egemen duygu kendi yapısına uygun bir biçim ve sesi de birlikte taşır. Yapmacılıktan uzak tok ve gür bir ses, yaşamın içinden süzülerek yükselir. ( Rıza Zelyut, Halk şiirinde gerçekçilik, s.89)

 

Yürüyün aslanlar savaş edelim
Buna kavga derler bey ne paşa ne
Haykırıp haykırıp kelle keselim
Seyreyleyin  eli ayağı şaşana
 
-----------------------------------
Köroğlu der durun edek cengimiz
Bundan belli olsun yiğit hangimiz
Üç saat sürmeli burada hengimiz
Tarih yazın şu dağlara nişane.

 

    Köroğlu’na bir halk kahramanı demiştik, kahramanlıktan öte büyük bir halk önderi. Bu halk yıllardan beride önderlerini unutmamıştır ve de unutmayacaktır. “ Köroğlu halk şiirimiz için de kavganın, özgürlüğün sembolüdür.” ( Seyit Kemal Karaalioğlu, Türk edebiyatı tarihi, s.491 )

 

                                                                                 HALK OZANI KUL SEFİLİ

                                                            Komünist Ozan  -  Dursunoğlu Ali

 

Pirsultan Abdal

 


 

Doğum tarihi net olarak bilinmemekle birlikte, 16. yüzyılda yaşadığı söylenen ve “Pir Sultan Abdal” mahlasını kullanan ozanımızın esas adı “Haydar’dır. Bunun böyle olduğunu birçok şiirinden de anlıyoruz. (“Pir Sultanım, Haydar diye anıldı” vd.)
Pir Sultan Abdal, 16. yüzyıl Osmanlı Anadolu’sunda Sivas ili, Yıldızeli ilçesi, Banaz köyünde doğmuş ve yine bu yörede yaşamış bir halk ozanı ve direnişçidir. Pir Sultan’ın yaşamı, Osmanlı iktidarının en acımasız ve zulümkâr olduğu döneme rastlar. Osmanlı yönetiminin Anadolu halkı üzerinde diğer yöreleri aşan bir baskıda bulunduğunu biliyoruz. Halk çalışır, üretir, fakat karnını doyuramaz. Halkın başındaki ağalar bir yandan, Osmanlı’nın kan emen esasları bir yandan, yoksul halkın yetiştirip ürettiği tüm mahsulü alıp gidiyordur. Bu zorbalığa karşı çıkanı da acımadan işkenceye çekiyorlardı. İşte böyle acımasız bir dönemde bozuk düzene karşı haykıran bir ses duyuldu, bu ses Pir Sultan Abdal’dı.

PİR SULTAN ABDAL’IN DÜNYA GÖRÜŞÜ

Edebiyat tarihçileri çoklukla, Anadolu’da gelişmiş Türk halk edebiyatının Alevi inançlarına bağlı ozanlarının, Batini tarikatına mensup olduklarını savlamaktadırlar. Oysa Alevilik bir tarikat değildir. Kırsal kesime yayılmış Aleviliğin tekkesi yoktur. Dedelik kurumu varsa da, toplumdaki yönetici rolüyle belirleyici bir din reisliği değildir. Geleneksel tarikatlarda tekke sahibi, yani tarikat sahibi şeyhlerin toprak ağalıkları da vardır. Her şeyhin bir toprak ağası olduğunu da unutmamalıyız. Yine Alevi saz şairlerinin bağlı bulundukları bir tekke mevcut değildir. Bu durum tekke ozanı olarak gösterilen Pir Sultan için de geçerlidir. O, Ali’ye ya da şiirlerinde söylediği gibi Şahına bağlı olsa da, kimliğinde tasavvuftan öte bir başkaldırı olgusu vardır. Haksızlığa ve haksıza karşı bir asilik yatıyordur içinde, gün gelip dışa vuracak, halkına öncülük edecek bir asilik.
Pir Sultan direnen şiirin ustasıdır ve bir dava adamıdır. Davası uğruna öldürülmüş, ölüme giderken de davasından, söyleminden geri adım atmamıştır.
Darağacına giderken, geri adım atmasını bekleyen, meydandaki ikiyüzlü halka da yine şiir ile seslenmiştir. Peşinden de çocuklarına; ağlayıp sızlamayın, yasımı tutmayın, ben halkımın kurtuluşu için bu mücadeleye girdim ve şimdi de onlar için ölüme gidiyorum; bundan sonra da sizler bu davaya sahip çıkın diye öğüt vermiş. Örneği çok sık görülmeyen bir dava adamı tavrıyla.
Kimi araştırmacıların, Pir Sultan’ı varlık nedeninden soyutup ona yakışmadık elbiseler giydirmeleri yanlıştır. Cahit Öztelli’nin, Pir Sultan’ı Alevi-Bektaşi-Kızılbaş edebiyatçısı olarak değerlendirmesi yahut Yunus’la, Hatayi ile aynı kefeye koyması, Pir Sultan’ın duyuş ve düşünüşüne tümüyle terstir. Pir Sultan’da tasavvuf vardır ama mistiklik yoktur. Mistiklik olmayınca kadercilikten söz etmek de zordur. Tam tersine, onun tasavvuf şiirlerinde bile bir başkaldırı, bir kavga vardır. Çünkü o mücadele adamıdır. Ezilen halkın mücadelesinde öncülüğe soyunmuş, bu uğurda ölümden korkmamıştır. Korkmadığını, şu dizelerle kaltak Osmanlı’ya meydan okuyarak dile getirmiştir.

Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız şeytanı lâin
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir.

Pir Sultan ya da sayısız başka Pir Sultanlar, halkı için mücadelede şehit düşenler ölür mü? Pir Sultan yukarıdaki dörtlüğünde zalim Hı(n)zır Paşa’ya bunu anlatmak istemiştir. Pir Sultan şiirlerindeki yiğit söyleyişi, coşku ve lirik duyarlılığıyla, Osmanlı’nın zulmüne sazı-sözü ile karşı durup halkına önderlik ettiğinden yüzyıllar boyu okunan ve unutulmayan bir ozan olmuştur. Kısacası o, Osmanlı’nın üretim ve bölüşüm biçimine karşı çıkıp; yaşadığı yerelde de olsa bu biçimi değiştirmek istemiştir. Verdiği mücadelenin özünde esas olarak bir devrim yatmaktadır.
Şunu da göz ardı etmemek lazım ki Pir Sultan, Osmanlı’nın tabiyetindeki mezhepler arasındaki tarafgir tutumuna, özellikle de Ali sevgisini taşıyanlara yaptırdığı zalimane baskılara da sazıyla başkaldırıyordu. Fakat öz olarak Osmanlı’nın ideolojisine karşıydı ve bu sistemin bir gün yıkılacağını şu dizeleriyle dile getiriyordu.

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.

O dönem içinde, Pir Sultan’la beraber Aleviler de Osmanlı’nın resmi görüşüne karşıdır. Karşı oldukları bir görüşün karşılarına dikilmeleri içinde güçlü olmaları gerekmektedir. Bu gücü sağlamak için Şah İsmail’le ilişki kurdukları biliniyor. Fakat bu ilişki Osmanlı yönetimince en ağır baskı ve katliamların gerekçesi haline getirilmiştir. Pir Sultan bu baskıları şu dizelerle dile getiriyor.

Çağırırlar filan oğlu falana
Ne itibar yezit kavli yalana
Kılıcı arştadır doğru gelene
Ya ser verip ya ser alınmalıdır.

Bu dizelerden de açıklıkla anlaşılıyor ki, Sünni İslam inancı dışında kalan her inanç cezalandırılıyor. Hıristiyan toplulukların Osmanlı yönetimine karşı fiili ve belirgin eylemleri olmadığından, onların üzerine gidilmiyor. Alevilerin, Osmanlı hanedanlarının karşısına dikilmelerinde, Pir Sultan’ın önderlik ettiğinden ve onlar için seve seve darağacına gittiğinden, Alevilerin ve tüm ezilenlerin, ilerici ve yurtseverlerin asırlar geçse de unutamadığı, yiğit bir halk ozanıdır. Ve 500 yıldan beri Anadolu köylüsünün direniş simgesi Pir Sultan, zulme, zorbalığa başkaldırır. Devrimciler bu başkaldırıyı 12 Eylül öncesinde keşfedip sahip çıkmışlardır bu isyan damarına. Pir Sultan ve Banaz’a sahip çıkıyorlar. Başkaldırıda, insanca yaşamak uğrunda 500 yıl öncesiyle köprü kuruyorlar aralarında.
Evet, Anadolu köylüsünün direniş simgesi Pir Sultan ve onun kaltak Osmanlıya başkaldırısı, 500 yıl öncesinden günümüze ışık tutup, karanlıkları aydınlatıp, devrimcilere öncülük ederek sınıf mücadelesinde de yerini almıştır. Ezilenlerin ve zulme uğrayanların ayağa kalkmasında, kendilerini savunup haklarını aramalarında bir simge olmuştur

PİR SULTAN ABDAL DARAĞACINA GİDİYOR

16. yüzyılda, Pir Sultan’ın yaşadığı bölgedeki halkın içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal durum, Pir Sultan’ı var eden gerçekliktir. İktisadi temeli çatırdayan 16. yüzyıl Osmanlısı aynı dönemde toplumsal yaşamı yeniden tanzim için şeriat esaslarıyla bir Sünnileştirme politikası uyguluyordu. Özelliklede halifeliğin Osmanlılar’a geçmesine karşılık gelen Yavuz Selim döneminde bu uygulamalar daha baskıcı, daha kanlı olarak gerçekleşmiştir.
Yukarıda bahsettiğim gibi, ekonomide vurgun ve talan, ağırlaşan vergiler ile Osmanlı kolluk güçlerinin keyfi uygulamaları günden güne artmaktadır. Her gün bir Alevi köyü yakılıp yıkılmaya, orada yaşayanların malları yağmalanmaya başlanmıştır.
Bu zaman zarfı içinde Sivas sancağında görev yapan, Kara Kadı ve Sarı Kadı adlarında iki adli görevliden bahsedilir. Rivayete göre bu kadılar aldıkları rüşvet karşılığında ağaların zulmüne göz yumuyor, fakir fukarayı eziyordu. Pir Sultan da bu duruma tepkisini göstermek üzere iki köpeğine Kara Kadı ile Sarı Kadı adlarını verir. Üstelik kadılar haram ve rüşvet yemekten geri durmazken Pir Sultan’ın köpekleri sahibinin olmayanı yemiyordur. Kadılar, her fırsatta çeşitli bahanelerle Pir Sultan’ı Sivas’a çağırıp yargılıyorlar, ancak yargılanmalar sonucunda Pir Sultan hep serbest kalıyordu. Ta ki zalim Hı(n)zır paşa Sivas’a gelene dek.

Koca başlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helâli yedi
Sende hiç din iman var mı?

Pir Sultan’ım zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı?

Bu olaylar gelişirken Hı(n)zır Paşa Sivas sancağına vali olmuştur. Vali olur olmaz da pirinin önderliğinde gelişen halk hareketini durdurmak için kafa yormaya başlar. Hı(n)zır Paşa, vardığı sonuca uygun olarak Koca başlı Kör Müftü ’den bir fetva alır. Bu fetvada “şah” kelimesinin yasaklandığı, kim şah derse dilinin kesilip öldürüleceği yazılıdır.

Pir Sultan, bu kadar baskı zulüm yetmiyormuş gibi bir de bu fetvaya çok kızar. Her gittiği yerde, her zaman şahın adından bahseder. Yani Osmanlı’nın yasaklarına uymayıp, egemen ideolojiye karşı çıkar. Mücadelede kararlılığını göstermek içinde fetvaya karşılık şu dörtlükleri gönderir:

Fetva vermiş koca başlı kör müftü
Şah diyenin dilin keseyim deyi
Satır yaptırmış Allah’ın laneti
Başkaldıranı keseyim deyi

Halkı seven ozan geçmez mi candan
Ölsem bile korkum olur mu senden
Ferman almış Hızır Paşa sultandan
Pir Sultan Abdal’ı asayım deyi.

Padişah katlime ferman dilese
Yine geçmem ela gözlü şahımdan
Cellâtlar karşımda satır bilese
Yine geçmem ela gözlü şahımdan.

Bu olaylardan rahatsız olan Hı(n)zır Paşa adamlarını gönderip Pir Sultan’ı Sivas’a getirtir. Pir Sultan huzuruna geldikten sonra ise  pirine saygıda kusur etmez. Fetvaya uyup uymadığından hiç söz açmaz. Uzak yoldan geldi diye en nefis yemekleri sunar. Fakat Pir Sultan hiç birine elini sürmez. Hı(n)zır Paşa’ya, sen yanlış yaptın, zina işledin, haram yedin, senin yemeğin yenmez diye çıkışır. Senin yemeğini ben değil köpeklerim bile yemez der. Bu sözlerden sonra konağın penceresinden köpeklerini çağırır. İki kadı koşarak gelirler, yemekleri kokladıktan sonra yemezler. Bunu kendisine hakaret sayan Hı(n)zır, Pir Sultan’ı tutuklatıp zindana attırır.
Pir Sultan çevredeki saygınlığından ve pirini zindana attırmanın verdiği rahatsızlıktan dolayı, birkaç gün sonra Hı(n)zır yaptığından pişmanlık duyar. Pir Sultan’ı zindandan çıkarttırır ve huzuruna çağırtır, ona şu önerilerde bulunur. Pirim, içinde şah sözü geçmeyen üç tane şiir okursan seni bağışlarım der. Eski müridinin bu kadar değişmesi, pirine hakaret edecek derecede alçalmasının karşısında geri adım atmayan Pir Sultan şunları söyler.

 Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gidelim.

Ve Hı(n)zır Paşa’nın konuşmasına fırsat vermeden ikincisini okur.

Sivas ellerinde zilim çalınır
Çamlı beller bölük bölük bölünür
Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
Kâtip ahvalimi şaha böyle yaz.

Paşa’nın karşısında bu sözleriyle, Osmanlı’ya meydan okur Pir Sultan. Paşa bu sözler karşısında iyice kızar, küplere biner ama

Pir Sultan şiirlerine devam eder.
Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü dostum sen himmet eyle
Bende bu yayladan şaha giderim.

Paşa’nın çevresinde bulunanlar, bir Kızılbaş seni dinlemiyor, Osmanlı’yı küçük düşürüyor, bu nasıl iştir Hı(n)zır Paşa diye çıkışırlar. Hı(n)zır bu çıkışmalardan da etkilenerek, günah benden gitti der ve pirini tekrar zindana attırır. Pir Sultan’a da döner; yarın asılacaksın der. Sivas’ın meydanında, Pir Sultan’ı, bölgedeki yobazlara ve zor kullanarak sevenlerine taşlattırır, sonra da kanlar içindeki bedenini darağacına astırır. Asılmadan sonrasına ilişkin, halkın inançlarına göre çeşitli söylenceler üretilmiştir.

SONUÇ OLARAK

Sonuç olarak baktığımızda bizi, Pir Sultan asıldıktan sonra üretilen söylenceler veya yapılan başkaldırıyı mistik alanlara çekerek efsaneler yaratmak değil, bu başkaldırının özündeki ideolojik savaşım ilgilendirmelidir. Pir Sultan’ın başkaldırısında, hakim toplumsal ve ekonomik örgütlenme biçimine karşı, halkın bir kesiminin aşağılanarak, baskılar ve katliamlara maruz bırakılmasına karşı koyuşun bilinci vardır. Bizim de üzerinde duracağımız, kendimize rehber edeceğimiz burasıdır. Burada ezen sınıfa karşı verilen büyük bir mücadele, amansız bir kavga vardır. Buna da, günümüz diliyle devrimci mücadele denir.
Bu nedenle, Pir Sultan’ın davası, Pir Sultan’ın mücadelesi 500 yıldan bu yana unutulmadan, Anadolu köylüsünün direnişinin simgesi haline gelmiş mücadelesinde baskın olan, davadan dönmemek karakterinden dolayı ayrı bir yer edinerek 500 yıl öncesinden, gelecekte gelişecek sınıf mücadelesine ışık tutmayı başarmıştır.

Kadılar, müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer olur divan kurulur
Suçlu suçsuz gelir anda derilir
Piri olmayanlar anda bilinir
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Komünist Ozan

ADSIZ OZAN

 

Süleyman YAĞIZ


Gazeteci, yazar, şair, halk bilimcisi. Gaziantep’in İslâhiye ilçesine bağlı Arfalı köyünde, -nüfus kaydına göre-, 1 Ocak 1950 tarihinde doğdu. Anne köyü Arfalı, baba köyü Hanağzı’dır. İlk ve ortaokulu İslâhiye’de okudu. Manisa’da başladığı liseyi Gaziantep’te bitirdi, İstanbul’a geldi. İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldu (1972). İzmir Bornova’da kısa dönem (4 ay) yedek subay askerlik yaptı (1975). Evli ve bir kız çocuk babası.

 1970’te Birlik Sigorta’da iş dünyasına, 1972’de Yeni Ortam gazetesinde yazı dünyasına adım attı. İşyerinde sendikacılık yaptı, işçi baştemsilcisi oldu. Bu arada İslâhiye ve İstanbul’daki bazı ilkokullar ile Vatan Lisesi’nin orta kısmında öğretmenlik yaptı. 1976-78 yılları arasında İş Bankası’nda çalıştı. Başka işlerde çalışırken de yazarlığını, dışarıdan yazı yazarak sürdürdü.

 1999 seçimlerinde DSP’den İstanbul Milletvekili oldu. Milletvekili ve parti yöneticisi olduğu dönemde DSP adına Güvercin dergisini çıkardı. 2001 kurultayından itibaren başlayan DSP Parti Meclisi üyeliği 2010 kurultayına kadar devam etti. DSP’de ayrıca Genel Sekreter Yardımcılığı ve iki dönem Genel Sekreterlik yaptı. (Hem Bülent Ecevit’in hem de Zeki Sezer’in son genel sekreteridir.) 2007 seçimlerinde CHP-DSP işbirliğinde ikinci kez İstanbul Milletvekili seçilen Süleyman Yağız, dönem sonunda aktif siyaseti bıraktı.

 1976 yılında Halk Ozanları Kültür Derneği İstanbul Merkez Şubesi’ni kurdu ve kapanıncaya kadar da başkanlığını yaptı. Gazeteci, yazar Rıza Zelyut’un öncülüğünü yaptığı Alevilik Bildirgesi’ne imza attı (1989). Türkiye’deki ilk Alevi örgütlenmesi olan ve sonradan adı Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı olarak değişen Semah Kültür Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı (1991).

  Sünni kökenli olmasına karşın, yazılarında Alevilik’le ilgili çalışmalara ağırlık verdi. TBMM’de de Alevilik- Bektaşilik üzerine konuşmalar yaptı. Alevilik’le ilgilenmesinin nedenini, bir kitabında, “Amacım, Alevi- Sünni ayrımını körüklemek değil, tam tersine, kalıcı kardeşliğin daha sağlam temellerde tesisine katkıda bulunmaktır” diye açıklıyor.

 Yeni Ortam’ın yanı sıra Ankara’daki Yenigün gazetesinde Yazarlık, Anadolu Ajansı’nda Muhabirlik ve İstihbarat Şefliği, Ulusal Basın Ajansı’nda Muhabirlik, İstanbul Bölge Müdürlüğü ve Genel Yönetmenlik, Son Havadis’te Haber Müdürlüğü, Tan’da Redaktörlük, Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü, Yazı İşleri Koordinatörlüğü ve Yazarlık, İzmir’deki Yeni Asır gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü, Sabah’ta Redaktörlük, Editörlük yaptı. 1993 yılında Sabah’tan ayrılırken resmî açıdan emekli oldu. Ancak daha sonra Yeni Günaydın’da yorum ve dizi yazarlığı yaptı. (1993-1994). Yazarlığını, kurucu kadrosunda (1994) görev aldığı Takvim gazetesinde 2002 yılı başlarına kadar sürdürdü. Aynı yıl milletvekili iken gazete yazılarına politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldı. 1970’li yıllardan itibaren Yeni Halkçı, Vatan, Demokrat, Hâkimiyet ve Politika gazeteleri ile Yeni Toplum, Çağ, Saçak, Halkbilimi, Oluşum, Toplum, Sanat Emeği, Yazko Edebiyat, Soyut, Eleştiri ve Üvercinka dergilerinde de yazdı. Aktif siyaseti bıraktıktan sonra yazı ve şiirlerini kendi internet sitesinde ve sanal medyada sürdürdü.

 Şiir ve yazılarında asıl adının yanı sıra; S. Serpil Savcıoğlu, A. İ. Avşaroğlu, Adsız Ozan Avşaroğlu, Seydali Rüzgâr, M. Ali Şirvan, Süleyman Avşaroğlu, Can Cansın, Burhan Demirel, Âşık Duranî ve Selim Yener gibi takma adlar da kullandı.

 

 Eserleri:

 Sevdamın Savaşı: Adsız Ozan Avşaroğlu adıyla (Şiir, 1974), Berçenekli Âşık Mahzunî (1976), Direnen Saz Direnen Söz: Ölçülü-uyaklı devrimci halk şiiri gerçeği (İnceleme, 1977), Yürü Bre Hızır Paşa: Yaşayan halk ozan- ları antolojisi (Şiir, yaşam öyküleri, konuşmalar, 1983), Sürgün Adası: (Masal, 1983), Alevi Aydınları Alevi Dedeleri: (Röportaj ve Anılar1994), Ecevit Hep Haklı Çıktı: Sol, İslâm, Milliyetçilik, Türkiye’nin Geleceği (1997), İşte Bizim Mahzunî (Berçenekli Âşık Mahzunî kitabının genişletilmiş ikinci baskısı, 1999), Ecevit Hep Haklı Çıktı (Aynı adlı kitabının genişletilmiş ikinci baskısı, 2002), Bir Kardeşlik Destanı: Biri Kirvem Biri Musahibim (Şiir, 2005), Terleten Sorular (Önergeler, 2010), Komünizm ve Sol Korkusu: Amerika Jusmat Kontgerilla (Araştırma-İnceleme, 2019) ve Aşk Menem Âşık Menem (Şiir, 2021)

 

——-

 

(*) Hikmet Altınkaynak, Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü, Doğan Kitap, Ekim 2007, Sayfa 727-728 Hikmet (Altınkaynak’ın kitabının yayımından sonraki gelişmeler de özgeçmişe eklenmiştir.

 

4 Mart 2023 Cumartesi

Ozan Haydar Erdoğan

 

Ozan Haydar Erdoğan

 Ona Gümani Mahlazını Büyük ozanımız Aşık İhsani vermiştir.

Haydar Erdoğan, KÜRECİK`li ... Yani komünist, sosyalist ve ulusalcıların yoğun çıktığı Malatya’nın bir nahiyesinden... 1950’de doğan ozan, liseye giderken ailesiyle Antep’e yerleşti. Burada aldığı curayla müziğe başlayan Haydar Erdoğan, 1965’te Aşık İhsani, Mahzuni ve Şahturna gibi o dönemin en büyük ozanlarıyla tanıştı. Solcu düşüncelerden ve büyük ozanlardan yoğunca etkilendi ve curasıyla, sazıyla kitleler içinde söylediği marşlarla öne çıktı. Aşık İhsani, Haydar Erdoğan’ı şöyle anlatıyor: “Onu Antep’in Düztepe semtinde tanıdım. Ortaçağ kalıntılarına yani yobazlara, soyguncu ve hortumculara karşı kinini bir mavzer gibi kınından çıkarmış savaşıyordu. Sazıyla sözüyle... Gözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmıyordu. Halkı yoksullaştıran, ezen, yok etmeye çalışan iktidarlara karşı tüfek gibi sazını, dom dom kurşunu gibi sözünü sağır kafalarda patlatıyor, gericilere ve soygunculara soluk aldırmıyordu.”

Haydar Erdoğan, gençliğinde etkilendiği ozanlar hakkında şöyle diyor: “En çok üreten ozan Mahsuni’ydi. Ama çizgisi dağınıktı. Bazen sınıfsız toplumu savunuyor, bazen bağnaz Alevi oluyordu. Bazen de Kıbrıs üzerine milliyetçi kesiliyordu. İhsani ise berraktı. Bence Pir Sultan’dan sonra çıkmış en berrak ozan Aşık İhsani’dir.”

Özeleştiri, sitem ve selam

Ozan Haydar Erdoğan, 12 Eylül darbesinden sonra arandığı için gizlendi. 3 yıl Antep ve çevresinde illegal yaşadı. Sonra tutuklandı ve hapis yattı. Türküleri yasaklandı. Şiirleri kovuşturmalara uğradı. Hapisten çıkınca yaka paça alınıp askere götürüldü. Haydar Erdoğan, ne darbe sonrası ne de askerlikten sonra beklenen yanıtı veremedi. Ozan, bunun nedenlerini şöyle sıralıyor:

“Şimdi haykırmazsan sonra geç olur Onurun emeğin varın hiç olur Savaşta güzellik bulmak güç olur Susma be kardeşim barışı haykır

1975-1980 arası çok verimliydim. Böyle eleştirici şiirler yazardım. Darbe etkiledi. Darbeye karşı yoğun olmalıydım ama geri çekildim. İhsani de 12 Eylül’den sonra suskun kaldı. Şunu da paylaşmak istiyorum: 12 Eylül sonrası biraz da unutuldum. Tepki olsun diye biraz geride kaldım.“ Haydar Erdoğan’ın üzüldüğü bir konu ise ozan tarzı sanatçılığın azalması. Ozan, bunu da şöyle dile getiriyor: “İlgi de duyulmuyor. Bazen şarkıların altına ismi bile yazılmıyor ozanların. Bizim o kuşak yavaş yavaş bitti. Genç kuşak, onlara şaşı bakıyor. Şarkılarını değiştiriyor. Üreten, besteleyen ve söyleyenler azaldı.“

Haydar Erdoğan, içki masalarında ozanların şarkılarının söylenmesine de içerliyor ve şöyle diyor: “Darbeden sonra türkübarlar gelişti. Bizim yazdığımız türküler orada dinleniyor. Rakısını içerken dinliyor. Oysa o halde dinleyemezsin. Ünlü biri, ‘Ağabey, türkülerinizi barlara kadar getirdik’ diyerek bir de övündü. Ben de ‘köylü kızının saflığı kalmadı’ diyorum. Türküler bozuluyor. Türketiliyor. Elbet çağ değişiyor ama halk müziği dejenere ediliyor. Eskiyi özlüyorum. Şimdi duygu az, teknik çok. Önce duygu çok, teknik azdı.“

Haydar Erdoğan’ın bugün dünyanın değişik yerlerinde yaşayan ozanlara, eski dostlarına da bir mesajı var: “Haydar’ın yüreği 1973’teki yüreğidir. Onları yüreğimde taşıyorum. Zaman bizi uzaklaştırdı. Ama yüreğimdeler. 1973’teki heyecanı aynen duyuyorum. Onları seviyorum

Gönüllü Coşkun

  24 Nisan 1955 tarihinde Yozgat'ın Bayatören köyünde doğdu. Asıl adı Coşkun Gönüllü'dür. İlkokulu köyünde, ortaöğrenimini Yozgat...